Showing posts with label turkish. Show all posts
Showing posts with label turkish. Show all posts

Wednesday, 19 November 2008

Kuran’ın eşsiz meydan okumasına yeni bir felsefi yaklaşım- Kuran Mucizesi

Kuran’ın edebi olarak bir mucize olduğu hususunda pek çok açıklama yapıldı. Kuran üzerine yapılan çalışmaların çokluğuyla beraber mevcut Kuran araştırmalarını kullanarak ve mucizelerin özlü bir tanımını yaparak Kuran’ın neden mucize olduğuna dair hülasa bir açıklama yapılmamıştır. Bu yeni mucize biçimlendirmesine bağlı kalarak kuranın mucizesini külliyen kapsayan daha inandırıcı bir argüman geliştirebiliriz.

Yazarı Kuran’ın Tanrı’dan bir vahiy olduğunu söylüyor ve akabinde şüphe edenleri yanlışlamaları için mücadeleye davet ediyor. Kuran insanlığı, Kuran metninin gerçekliğine denk, daha doğrusu en küçük metni kadarını bile yazmaya davet ediyor. Bunu başaramamak da bireyi Kuran’ın yazarlığının ilahi bir üretimin neticesi olduğu mücadelesine davet ediyor.

Eğer kulumuza parça parça indirdiğimiz Kur'an'dan şüphe ediyorsanız, haydi onun gibisinden bir sure meydana getirin... (Bakara 2:23 E. Hamdi Yazır Kuran Meali)

Yazarı insanlığı içindeki bir bölümünün aynısından yazma rekabetine davet ediyor, eğer yapılamazsa Kuran’ın insan değil insan üstü bir çabanın ürünü olduğunun anlaşılacağı ima ediliyor.

Eğer Kuran mucize ise, o zaman Kuran’ın alameti farikaları nelerdir. Arapça’da 28 harf ve sınırlı sayıda dilbilgisi kuralı vardır. Sayılı harfler ve dilbilgisi kuralları Arapça’da herhangibir ifadenin ya düz yazı ya da şiir türünde yer almasına izin vermektedir.

Bir ifade şekli olarak şiir ölçülü konuşma şeklini kullanır. Yani katı vez in örüntüleri uygular. Arapçadaki kafiye Al Bihar denilen Arapçada denizler anlamına gelen kafiye tevzilerinden dolayıdır. Arapça’da 16 farklı eşsiz vezin şekli olmakla bunlar; et-Tawîl, el-Bassit, el-Wafir, el-Kamil, er-Rajs, el-Khafif, el-Hazaj, el-Muttakarib, el-Munsarih, el-Muktatab, el-Muktadarak, el-Madid, el-Mujtath, er-Ramel, al-Khabab ve es-Saria’dır.
Herhangibir Arapça şiirin edebi analizi gösterecektir ki ölçüsü bu bölümlerden birine bağlı ya da denk düşmektedir [2].

Arapça düzyazı vezinsiz konuşma olarak adlandırılabilir, yani yukarıda bahsedildiği gibi ölçülü bir örüntüsü yoktur. Arapça düz yazının iki bölümü vardır; bunlar kafiyeli düz yazı ‘Sai’ ve kafiyesiz düz yazı ‘Al bihar’dır. Sai’nin kafiye özelliği düzensiz olarak uygulanarak onu al Bihar’dan ayırır [3]. Mursel ne kafiye ne de başka hiçbir bölüme girmeden düz olarak devam eden edebi şekil olarak tanımlanabilir, işlevi gündelik konuşmadır.

Son zamanlardaki çağdaş A
rapça çalışmaları Kurani ifade şeklini eşsiz bir edebi tür olarak tanımlamışlardır. Bazı bölümleri ‘al-Bihar’ olarak tanımlansa da bir bölümünün toplamı hiç bir bölüme girmemektedir.

Kristina Nelson şöyle diyor:

“Kuran’ın bazı satırları Klasik Arapça ölçüleriyle uyuşsa da bunlar Kuran’ın vezin örüntülerindeki ani ve ilerleleyici hece ölçüsü değişimleri ve satır uzunlukları ve düzenli ve düzensiz örüntüler arasındaki geçişler kadar Kuran hece ölçüsü özellikleri değildirler”[5].

Kuran’ın bunu nasıl başardığını anlamak için Kuran metnini ölçülü ve ölçüsüz konuşmanın bir karışımı ve bileşeni ve böylece ne Al Bihar’a ne de Mursal’a uymayan eşsiz bir edebi tür olarak görmek gerekir. Müslüman olmayan Arapça alimleri bu yegane edebş türü kabul etmiş ve Kuran edebi türünün özgün, ve bazı durumlarda da eşsiz olarak tanımlanması gereğini beyan etmişlerdir.

“En iyi Arap yazarlar bile Kuran’a eşdeğer bir eser üretememişlerdir” [6]

“M
ücadele Muhammed’in zamanında başlamıştı ve ne bu aynısını yazma çabalarından kalan örnekler ne de daha sonra aralarında sözde İslami metinlerin eşsiz güzelliğini taklit edeceklerini iddia eden önemli yazarların bulunduğu kalem erbabın ürettiği ham parodiler Kuran’ın eşsiz olma iddiasından su götürdü”. [7]

“İkna gücü açısından, belagat açısında ve oluşum açısından bile Kuran yaklaşılmazdır…”[8]

“Edebi açıdan Kuran en sade Arapça’nın örneği olarak görülmektedir…dilbilimcilerin bazı durumlarda kendi kurallarını Kuran’da kullanılan ifadelere ve deyimlere uyacak şekilde uyarladıkları söylenir ve ona benzer bir eser yapılmaya çalışıldığı düşünülür ancak mükemmel yazma söz konusu olduğunda hiç birisi başarılı olamamıştır”. [9]

“Bu nedenle Kuran’da onu diğer dini metinlerden ayıracak şekilde hiç bir sahtekarlık ya da dindar hileciliğe fırsat yoktur...Bu okuma yazmaz bilmez insanın bu dildeki en iyi eseri yazmış olabilmesi fazlasıyla gariptir”. [10]

Sadece kuran
ın edebi şekli eşsiz olarak sayılmamakta aynı zamanda yeganeliği eşsiz üslup tarzının bütünde verdiği haberin tutarlılığıyla birleşmesiyle onanmaktadır. Bazıları aynısını yazmaya mücadelenin hiçbir zaman başaralımayacağını çünkü öznel bir kıstasa bağlı olduğunu yazarın estetik takdire dayanan bir meydan okuma oluşturduğunu iddia etmektedirler. Bu bir sanatçının eserini daha nesnel güzel bir eserle kıyaslamasına benziyor. Neticede güzellik öznel olduğundan bu hiçbir zaman başarılamaz. Eğer Kuran böyle bir meydan okumada bulunsaydı eleştirenler hiçbir miktarda Arapçanın Kuranı reddetmeye yetmeyeceğinde haklı olurlardı. Kuran metninin derinliği ve güzelliği üzerine çalışmalar olmuş olsa da Kuran’ın yazarı güzelliğini taklite meydan okumuyor. Aslında ‘benzer bir bölüm getirin…’ derken daha önce bahsedildiği üzere meydan okuma dilin yapısı ya da edebi şekliyle alakalı. Bu da bu meydan okumayı nesnel yapar, çünkü nesnelliği düz yazı ve şiir türlerinin arasındaki farkta belirlenebilir.

Kurani ifade şekli Arapça dilindeki mevcut bölümlere girmiyor. Bu da eşsiz ifade şeklinin Arapça dilinin üretim sığasının dışında olduğunu gösteriyor. Kuran eşsiz bir edebi şekil ile işlemektedir ve sonuç olarak 1400 yıldır yeganeliğini ıspatlamıştır. Bu nedenle Kuran doğal olarak imkansız gibi görünse de Arapça dilinin sığası düşünüldüğünde Doğaüstü bir açıklamanın en makulu olduğuna inanacak kadar yeterli sebepler vardır.

Temel argümanı aşağıdaki gibi özetleyebiliriz:

1 Düz yazı ve şiir Arapça dilinin sığası içerisindedir

2 Kuran’ın edebi türü yeganedir ve Arapça’nın bilinen bölümlerine girmez

3 Bundan dolayı Arapça’nın üretim sığasının dışında yer almaktadır.

Bu önermelerin doğruluğu sonuç (4)ü gerektirmektedir.

Friday, 17 October 2008

‘Bir sonraki durak Müslüman Eşcinsellik’

Bu saldırıyı Hristiyanlık üzerinde gördük; Britanya İslamı’nı rahat bırakırlar mı sanıyorsunuz? Bu sorunu karşımıza almalıyız diye düşünüyorum ve bu durumda en iyisi savunma tekniği saldırı olacaktır. Öncelikle uyanalım ve kokunun farkına varalım. Özel ya da umumi olarak olsun etrafımızda eşcinsel olarak yaşayan müslümanlar var. En kötü şey bunu inkar etmek olacaktır. Böyle doğru yoldan ayrılmış Müslümanlara var olduklarına inanmadan nasıl yardım edebiliriz? Eğer Müslümanlar bu konuyu aydınlatmak üzere bu türden sorunların ve iman testlerinin üstesinden gelebilmek için özverili bir destek ağına sahip olmazlarsa bu türden bir hayat duruşu olan Müslümanları kesinlikle diğer ‘alternatif’ yaşam şekillerine kaybederiz. Eşcinselliği arzu edilirse kontrol edilebilir bir dizi eylem olarak görmeliyiz yoksa bu kişileri ‘eşcinsel genlerle doğdun’ liberal söylemine kaptırırız. Sizce kaç tane cami bu türden bir sorunla yeterice başa çıkabilecek imama sahip? ‘Haram kardeşim haram’.

Eşcinsel düşüncelerle eşcinsel davranışların da birbirinden ayrılması gerektiğini düşünüyorum. Eşcinsellik savunucuları eşcinsellik huyunun genetikle açıklandığını ispatlamak, ve bundan da bu huyun ‘doğal’ olduğunun ve dolayısıyla sosyal ve ahlaki olarak makul olduğunun çıkarılmasını ispatlanmak için oldukça istekliler. Ve bütün bunlar yanıltıcı ‘Eşcinsel Gen’ araştırmalarının belirsizliğine rağmen gerçekleşiyor. Ancak bunu bilimsel bir gerçek olarak bile kabul etsek eşcinsel düşüncelerin ahlaki olarak tasvip edileceği anlamına gelmez. Cinsi temayüllerimizin gen yapımız tarafından belirlendiğini ima etmek ve bundan dolayı bunun doğal ve bir hak olduğunu iddia etmek sorunu çözmekten ziyade daha fazla sorunlar yaratıyor. Eğer bütün ‘doğal’ davranışlar hak ise sadece eşcinsel davranış değil her türlü kabul edilmez tutum, pedofoli (sübyancılık) dahil her türlü cinsi sapkınlık da makul hak görünecektir eğer genleri bulunursa ki sırası gelmişken bazı bilim adamları pedofil geninin olduğunu söylemektedir. Aklı başında kimse böyle bir şey savunmaz! Biz ancak böyle birisine heveslerini kontrol etmesine yardım eder bunlardan uzak durmasını sağlarız. Bu nedenle huyumuz doğal ise davranışımızın da doğal olacağı anlamı çıkmaz. Dahası Allah eşcinsel düşünceleri (aslında hiçbir düşünceyi kınamıyor, kendimizi korumamızı istiyor) değil davranışı, bu düşüncelerin oluşturabileceği düşkünlüğü kınıyor.

Peygamber (SAV) şöyle diyor: ‘Her şeye gücü yeten Allah (kudsi bir hadiste) der ki, ‘ Ne zaman kullarım iyi bir işe niyet etse ama yapmasa hakkında bir iyilik olarak yazılır, eğer yaparsa 10 ile 70 arasında mükafat alır. Ne zaman kötü bir iş yapmaya niyetlense ama yapmazsa aleyhinde yazılmaz. Eğer yaparsa tek günah olarak yazılır’.

Peygamber (SAV)
şöyle diyor ‘Allah ümmetimi nefislerinin fısıldılarını onun hakkında konuşmadıkça ve ona uymadıkça affetti’.

Eşcinsel yaşam tarzının sadece sözde liberal müslümanlar ve kendilerine kültürel müslümanlar diyen gruplar tarfından uygulanıp yaşandığını düşünüyorssanız kesiknlikle yanılıyorsunuz. ABD’de ‘Imaan’ ve ‘Al Fatiha’ gibi organizasyonlar müslüman bir yaşam tarzına inanmalarına rağmen eşcinselliği de yaşıyorlar. Islami doktrinlerin eşcinselliğe dair bir emrinin olmadığını ya da bu emirlerin bugün geçerli olmadığını iddia ediyorlar. Eşcinselliğin doğru ya da yanlış olduğunu söylemeden önce doğru ve yanlışı neye göre kararlaştırdığımızı belirtmeliyiz. Biz Müslümanlar Allah’ın en mükemmel akla uygun varlık olduğunu, ve tanımsal olarak bu en çok akla uygununun, O’nun (sıfatlarından biri olarak) mükemmel derecede iyi olduğuna inanırız. Bu mükemmelikte, Allah’ın mükemmel iyi doğası insanlar ve insanlık için yönergeler, bizim emir olarak bildiğimiz görevimiz haline gelen çalmayacaksın, domuz eti yemeyeceksin, bir diğerine zarar vermeyeceksin gibi yollar çizer. Bu emirleri ahlaki olarak doğru yapan şey ise Allah’ın emirlerine bağlı olmaları, O’ndan kaynaklanan bir kaynaktan doğmaları ve emirlerinin değişken olmayıp mükemmel doğasından yayılmalarıdır.

“Müslüman kendisini Allah’a teslim eden kişidir”.


This understanding is at the very core of the Islamic belief. The etymology of the word ‘Muslim’ is one who submits to the will of God, the very definition of a Muslim is the one who submits their will, their deeds, their faith and mind into God. The real God, conceived of us real and not hypothetical, has given us real commands to deal with for every real matter of right and wrong.

Bu alnlayış İslam’ın çekirdeğini oluşturmaktadır. ‘Müslüman’ kelimesi etimolojik olarak kendini Allah’a teslim etmek, ve kelimenin tam manası kendi isteğini, amelini, inancını ve aklını Allah’a teslim etmektir. Gerçek Allah, bizi kuramsal olarak değil gerçek olarak izah etmektedir ve bize her gerçek doğru ve yanlış mesele için emirler vermektedir.

Qur’an 4:65
“But no, by the Lord, they can have no Faith until they make you (Muhammad) judge in all disputes, and find in their souls no resistance against Your decisions, and accept them with complete submission.”

Rabbine yemin ederim ki onlar aralarında çıkan çapraşık işlerde seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükümden nefislerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.

Kur’an 33:36
"Bununla beraber, Allah ve Rasulü bir işe karar verdiği zaman, gerek inanan bir erkeğin gerek inanan bir kadının kendilerine ait bir işte tercih hakları olamaz. Her kim Allah'a ve peygamberine asi olursa açık bir sapıklık etmiş olur".


Kuran 5:3
"Bugün kafirler dininizi söndürebilmekten ümitlerini kestiler; onlardan korkmayın, yalnız benden korkun! İşte bugün dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak müslümanlığa razı oldum".

Kuran 5:92
"Allah'ı ve peygamberleri dinleyin, karşı gelmekten sakının!"

Kuran 64:12
"İman edin de Allah'a itaat edin, peygambere de itaat edin".

Qur’an 24:51

"Aralarında hükmetmesi için Allah'a ve Resulüne çağrıldıkları zaman mü'minlerin sözü ancak: "İşittik ve itaat ettik." demeleridir. İşte bunlar, kurtuluş bulacak olanlardır".

Kur’an 4:64
“Biz herhangi bir peygamberi gönderdikse, sadece Allah'ın izniyle itaat edilsin diye gönderdik”.

Kur’an 4:
“Kim de doğru, apaçık belli olduktan sonra peygambere muhalefette bulunur ve müminlerin yolundan başka bir yola giderse, onu gittiği o yolda bırakır ve kendisini cehenneme boylatırız ki, o ne kötü gidiştir!”


Kurani kaynaklardan a
çıktır ki Müslümanlar Allah’ın emirlerine uymalı, isteklerine boyun eğmelidir ve bu da yaşanılacak faziletli yaşamın kendisidir. Pek çok Müslümana yaptığında iyi hissediyorsan doğrudur fikri bulaşmıştır. İnsanlar doğru ve yanlışa gerçek olarak değil zevk çerçevesinden bakmaktadır. Zevk hususunda nesnel değerler yoktur, dondurmanın tadı güzel gibi bir iddiada olduğu gibi ‘fıstıklı dondurma sana göre güzel ama bana göre değil’ tarzında göreceli bir yaklaşım ahlaki kurallara da uygulanmaktadır. En başından görevlerimizi hislerimizden ya da onlara olan tepkilerimizden ayırmamız gerektiğine inanıyorum. Anlamamız gereken Allah’a olan ahlaki sorumluluklarımızın bizim duygularımızdan ya da suçluluk duygumuzdan (ya da bunun yoksunluğundan) bağımsız olduğudur. Bu emirleri yerine getiremediğimizde ahlaki olarak suçluyuz. Eğer dünyadaki bütün insanlar sebepsiz yere insan öldürmenin doğru olduğuna inanacak kadar duyarsız hale gelseler bile Allah’ın sebepsiz yere öldürmeme ile ilgili emri ahlaki değerinden dolayı geçerli olacaktır ve aksini yapmak insanların duygularına rağmen olumsuz bir ahlaki değere sahip olacaktır.

‘Tanrı’ın söz konusu olmadığı yerde her şey mübahtır’

Bu da eğer Allah olmasaydı yanlış ve doğru bizim göreceli fikirlerimize bağlı olurdu anlamına gelir. Rus yazar Dostoyevski’nin dediği gibi ‘Tanrı’nın söz konusu olmadığı yerde her şey mübahtır’. Ahlaki kurallar toplumdan topluma değişen sosyo-biyolojik evrimin ürünü olurlardı. Ve böylece hiçbir şeyin ahlaki değeri olmazdı, eşcinsellik dahil. Eğer Müslümanlar eşcinselliği savunmak istiyorlarsa bu ancak Ateizm bakış açısından olur. Ama problem eşcinseller Ateist olmak istemiyor ve eşcinselleri kastederek ‘ayrımcılık yapmak kötüdür’ gibi yargılara başvuruyorlar. Bu nedenle bu gerilime neden olan kavramsal bir mesele var ortada. Gördüğüm kadarıyla pek çok Müslüman manevi tarafını Allah’a teslim ederken aklını etmiyor (İslam da düşünce özgürlüğü yoktur anlamını vermemek korkusuyla). Aslında sadece Müslüman gibi , bütün hayatını ahlaki nizamını dahil İslam’a teslim etmiş gibi düşünmüyorlar. Seküler/liberal Müslümanların ahlaki meselelere yaklaşımları İslami çerçeveyi şekillendiren ve kapsayan gelişmemiş (genellikle liberal) bir felsefe takınmak oluyor. Artık yanlış doğru Allah tarafından değil İslam ahlak çerçevesini yontan ve kendi doğru yanlış anlayışından ilerleyen keyfi bir ahlak sistemi tarafından belirleniyor. Ancak daha önce dediğimiz gibi ahlak kuralları ancak kendisinden iz süreceğimiz bir Allah olduğunda anlamlı olur, bu nedenle eşcinselliğin doğru olup olmadığına karar vermek için Allah ne diyor bu hususta ona bakmalıyız. Eğer Allah’ın söz konusu olmadığı görece çerçevelere bakarsak livatanın suçluları ve savunucuları da aynı ahlaki değere sahip olmuş olur zira ortada hakiki doğru ve yanlış yok. Bunu akılda tutarak Kuran ve hadislere bakarsak görürüz ki eşcinsellik yasaktır bu nedenle bu eylemi yapmakta ahlaki olarak yanlıştır.

1 Müslümanlar olarak biz Allah’ın iradesine karşı sorumluyuz

2 Allah’ın ne istediğini Vahiy (Kuran ve Sünnet)’den biliyoruz

3 Vahiy Eşcinsel davranışı yasaklıyor

4 O zaman eşcinsellik O’nun iradesine karşıdır yani yanlıştır.

Tuesday, 15 July 2008

A call to Muslim apologetics


Yunanca’da apologia kelimesi savunma anlamına gelmektedir. Müslüman savunuculuğu İslami inancın doğruluk iddialarına akli kanıtlar sağlayan İslam teolojisi çalışmasıdır. Müslüman savunucular özellikle Müslüman olmayanları İslam inancının doğruluğuna davet etmeye ve mevcut Müslümanların da bu inancı onaylamalarına hizmet etmektedir.

Müslüman savunuculuğu entellektüel ortamın derinden postmodern olduğu, teizme karşı savların ve itirazların, yani dini bir görüşün temelden yanlış olduğu ve dinin anlamlı bilgi sağlayamaycağı, seküler kültürün bir parçası ve bölümü olduğu, din konusunun gereksiz olduğu ve bunun İslamı da kapsadığı düşüncelerin yaygın olduğu günümüz dünyasında daha da geçerli hale gelmektedir. Müslüman savunuculuğuna olan ihtiyaç oldukça seküler olan ve İslamı kendi dünya görüşüne engel olarak gören günümüz çağdaş toplumunda daha fazla hissedilmektedir. Buna istinaden Müslümanların İslami Teolojinin itikati yönlerine ve geçmiş nebilerin sayılarına odaklanamnın yanı sıra Batı düşüncesinin ve kültürünün temellerini ve köklerini de iyi bilmeleri gerekir. Bu hususta iki önemli yön olduğunu bilmek elzemdir.

Islam’ın ve Müslümanların karşılaştığı en büyük tehlike bilgi yoksunluğudur.

İlk olarak insanlar sadece manevi olarak değil akli olarak da İslama dönmelidirler. Önemlidir ki Müslüman gençler İslamı eğitimlerine başladıklarında İslamı inancı ikna edici argümanlar ve destekli sebeplerle ifade etmek için gerekli İslami teolojisi bilgilerini edinsinler. Şu anda Müslüman toplumu yeni nesilleri inançlarını muhafaza için gerekli ekipmanlarla donatmayarak gençliğe büyük bir zarar vermektedir. Desteklenmemiş inanca karşı her cenahtan yürütülen entellektüel savaşı tanımak elzemdir. İnancımız için sağlam temeller ve gerekçeler bulmayarak gençliği hezimete mahkum ediyoruz. Gençler eğitimlernde ilerledikçe farklı türden düya görüşlerinden entellektüel saldırı diyebilecemiz İslamı akıl dışı olarak sunan taarruzlara maruz kalmaktadırlar.

Müslümanların karşılaştığı en büyük tehlike bilgisizliktir ki İslam’ın yüzyıllara yayılmış entelektüel birikimi düşünüldüğünde oldukça ironiktir. Peki ya toplumumuzdaki eğitimli kişiler, diye sorabilir bazıları. Bu soruyu basitçe kıymetli bilginlerimizin hangisinin kendi bilgileriyle büyük ateist ve seküler bilginlere karşı durabilir sorusuyla cevaplayabiliriz.Ya da Müslüman alimlerin hangisi seküler bilim adamları tarafından tarih, felsefe, sosyoloji ve siyaset alanlarında referans olarak alınmaktadır? Bugün batı tarafından saygı duyulan tarihteki alimlerimiz sadece fakih, ilahiyatçı ya da dindar kişiler değillerdi aynı zamanda filozof, matematikçi ve bilim insanlarıydılar. Eğer entellektüel kafeslerimizden kurtulmak istiyorsak o zaman sadece, bırakın dinleyenlerin kültürel ifadelerini anlamayı onların anadilinde iletişim kabiliyetinden yoksun, imamlar yetiştirmek yerine profesör, bilim insanı ve saygın imamlar yetiştirmeyi amaçlamalıyız. Eğer dinleyicileri görecelik felsefesinden etkilenmişse bir imamın İslam’ın gerçekleri ve değerleri hakkındaki Cuma hutbesi ne kadar etkili olur? Ya da sosyo-biyoloji evrimi çalışıp inancını kaybetmiş bir öğrencinin olduğu yerde Allah’ın rahmeti üzerine verilen bir hutbe? Burda belirtilmesi gerekn bir nokta bu konuların önemli kişilere özgü olmadığı her birimizin İslam’ı etkileyen konularda entellektüel olarak hazırlıklı olmamız gerektiğidir. 11 Eylul olaylarından bu yana herhangibir gayri Müslüman İslam karşıtı tartışmaları dikkatlice okumaktadır ki bunlar popüler medya ve magazin aracılığıyla toplum bilincine yerleşmektedir.

‘Eğer Abdul sizinle Teslisi tartışmak isterse utanıp kaçmayın konuya sarılıp onu hoş karşılayın…’

Müslümanlar İslam’a saldıranlara ve onu bağlamından koparanlara karşı oldukça fevri bir şekilde saldırmaktadırlar. . Bu saldırgan tavırdan biz de sorumluyuz. Hristiyanlık ötesi Avrupa’nınyapı taşlarını araştırmadan kınamakta bizler de çok hızlı davranmaktayız. Plato’nun Demokrasi’sini okumadan Demokrasiye Kant’ı okumadan seküler ahlaka ve Hobbs’u okumadan seküler politikaya saldırıyoruz.

Daha endişe verici olan ise Evangelikal Hristiyanların beşeri bilimlerde 50 yıl kadar gerilerinde oluşumuzdur. Hristiyanlar inananları zorlayan meseleleri çoktan farkettiler ve cansiparane entellektüel kafeslerinden çıktılar. Müslümanlar entellektüel varoluşun kıyılarında yaşarken bir zamanlar müslümanlardan korkan evanjelik Hristiyanlar felsefede ateistlere, naturalistlere ve humanistlere karşı mücadelede ön sıralarda yerlerini aldılar. Ahmet Deedat (ra) Müslümalığın zirvede olduğu 1980 in sonlarındaki Hristiyanlık ve Müslümanlık diyaloğu ve tartışmalarıyla sallanmakta olan Müslümanları yeniden canlandırdı. Stili ve çalışmaları Hristiyan evanjelikleri sert bir taarruzla maruz bıraktı, ardı ardına inançlarındaki bilgi ve mantıki yanlışlıkları ifşa etti.Maalesef artık o günler geçti. Yeni evanjelik Hristiyanlar felsefe ve mantık gibi bilimleri çalışmanın meyvelerini topladılar ve Hristiyanlık için daha inandırıcı en önemlisi İslama karşı argümanlar geliştirdiler. Artık müslümanlarla tartışmaktan korkmuyorlar. ‘Eğer Abdul sizinle Teslisi tartışmak isterse utanıp kaçmayın konuya sarılıp onu hoş karşılayın…’ diyor Evanjelik bir Hristiyan Müslümanlarla nasıl tartışılacağı konulu bir konuşmada.

Müslüma savunuculuğu genel olarak iki bölüme ayrılabilir, mücadeleci (ya da olumlu) savunuculuk ve korumacı (ya da negatif) savunuculuk. Mücadeleci savunculul İslami hakikat iddiaları için müsbet örnekler sunmaya çalışır. Korumacı savunuculuk dab u iddialara karşı yapılan saldırıları bertaraf etmeye çalışır. Mücadeleci Savunuculuk ayrıca iki bölüme ayrılabilir; doğa teolojisi, yani Allah’ın varlığına dair iddialar, ikincisi de Kuran’ın mucizesini içeren İslami kanıtlardır. Korumacı Savunuculuk da iki bölümden oluşur. Doğa teolojisi görecelik gibi dine karşı yapılan itirazları bertaraf için argümanlar hazırlar. Ikıncı bölümde İslami kanıtlardır ki Kuran ve Hadis gibi İslami metinlerin yanlışlığını iddia eden modern Kuran çalışmlarına karşı savlar üretir.

Thursday, 10 July 2008

Militant Atheism

Erken dönemlerde çocuklarımızın ve torunlarımızın dinden ve onun çocuksu yanılmalarından soyutlanmış bir çağ da yaşanılacağına inanılırdı. Bu neslin en üst kültürel seviyesine 8 Nisan 1966 da ‘Tanrı öldü mü?’ adlı makalyle ulaşıldı.Makale Tanrı’nın ölüşü akımının gelişimini tasvir etmekteydi. Lakin bu açıklamadan bu yana 50 yıl geçmesine rağmen hakikatin kendisinden başka bir şey gerçekleşmedi. Batı dünyası da dahil 1980 lerden bu yana dünya genelinde dindarlıkta artış olduğu gözlenmektedir.Tanrı’nın ölümü algısı Tanrı’ya ve maneviyata olan ilgiyi artırdı. Aslında Ateizmin Tanrısız dünya kehaneti gerçekleşmedi. Tanrı’ya ve dine olan inanç bir kez daha böyle şeylerin hurafe ve mitolojik olduğuna inananları şaşırtan ve kızdıran bir şekilde ayakta kalmayı başardı. Bu kızgınlık ve öfke halinden ‘yeni ateistler’ veya militan ateistler olarak bilinen bir din karşıtı akım ortaya çıktı.


‘Dinin güçle bastırılması yeni Ateizmin en baş ağrıtıcı yönlerinden biridir.’

2006 da yayınlandığında popüler bilim yazarı Richard Dawkins’ in Tanrı Yanılgısı adlı kitabı Amerika’da ve Britanya’da en çok satanlar listesinde en üst sırada yer aldı. Christopher Hitchens’in Tanrı Büyük Değil adlı kitabı da 2007 de yayınladığından bu yana benzer bir başarı sağladı ve Sam Harris, AC Grayling ve Daniel C. Dennett’in Ateizmi oven kitapları da oldukça talep gördü.


Bu tür Ateizmi farklı kılan entellektüel içeriği değildir, Yeni Ateistler Ateizm’in öncüleri olan Hume ve Kant’dan daha farklı veya somut bir şeyler söylemektedirler. Bu Yeni Ateizmi farklı kılan dine karşı agresif ve saldırgan olan tonudur. Dinin kendiliğinden zayıflayıp ölmeyeceğini farkeden Yeni Ateistler farklı bir yöntem seçtiler; zorla ortadan kaldırmak. Dinin güçle bastırılması Yeni Ateizmşn en baş ağrıtıcı yölerinden birisidir. Yok etme söylemi dini ortadan kaldırmaya bizleri ikna için dini habis ve önemsiz bir eylem olarak yansıtmaktadır.



‘Tanrı Yanılgısı’ na girişte Dawkins amcının dine inananları kendilerini ‘çocuksu telkinlerden’ kurtararak Ateizme döndürmek ve dini bir kimlikle çocuk yetiştirmenin ‘çocuk istismarına’ na denk olduğunu söylüyor.

AC Grayling dini ‘insan ilişkilerini zehirleyen en kötü zehirlerden birisi’ olarak tanımlıyor, Ateist dindaşı Christopher Hitchens ise inananları Albert Camus’nun Verem adlı kitabındaki verem taşıyan sıçanlara benzetiyor. Eğer sihirli bir değneğim olsa vey a tecavüzü ya dini ortadan kaldırabilecel olsam ‘dini yok etmeye terddüt etmezdim’ diyor Harris.



Dennet şöyle söylüyor: ‘ Sanırım bu evrende bizim için bütün türler arasında dincilik fanatiklerinden daha fazla zararlı olanı yok: Protestanlık, Katolikliki, Yahudilik, İslam, Hinduizm ve Budizm ve sayısız diğer daha küçük bulaşıcılar’.

20. yy politik ideolojilerine aşina olanlar bu türden bir söylemi hatırlayacaklardır. Tina Beattie’nin dediği gibi, düşmanını etiketlemek için kullanılan kötü niyetli dil yeni değildir, Naziler Yahudileri öldürdüler ve onları haşarat olarak tanımladılar. Rwandan soykırımından once Hutus Tutsi’li komşularına ‘hamaböcekleri’ diye atıfta bulundu.

Yeni Ateistlerin modern insanın problemlerinden ağız birliği etmişcesine dini suçlu tuttuğu görülmektedir. Dinin ahlaki değerlerimizi ve algılarımızı çürüttüğü iddialarının yanı sıra dünyada geçmişte ve şu andaki şiddetin sebebinin din olduğunu iddia etmektedirler.



Son zamanlarda olduğu gibi tarihte de ‘dindar’ kişilerin belli oranda şiddete sebep oldukları inkar edilemez. Ancak, inananların olumsuz davranışları üzerine yapılan vurgu ve azınlık bir grup aşrıcılara yapılan göndermeyle dinin topyekün suçlu tutulması bizi oldukça indşrgeyşcş bir tutuma bağlamakta ve bu türden şiddetin nedenlerini anlamak için yeteri kadar çeşitli tartışmaya mahal vermemektedir.

Dawkins’in tavrı...kendisini tıpkı Ateizmin Nick Griffin’i (İngiltere’deki aşırı sağcı, faşist partinin lideri) yapmaktadır.


Bu türden kırıcı ifadelerle ve desteksiz genellemelerle kötüleştirme metodu BNP (Britanya Milliyetçi Partisi) ile yapılan şu andaki tartışmalarda görülebilmektedir. Kuran’daki adaleti savunmakla ilgili öğretilerin bolluğundan bir haber Nick Griffin İslam ‘habis ve şeytani bir dindir’ diyor.

Yeni Ateizm ümütsizse öç almaya çalışan yaralı bir hayvan gibidir ve bu mücadelede her türlü yola başvuracaktır. Daha da şaşırtıcı olanı ise Yeni Ateistlerin davranışlarıyla müfrit Müslümanların, ve köktendinci Hristiyanlarınkiler arasında benzerlikler görebiliriz.

Sam Harris ne kadar aşırı olursa olsun bu sözde din tehditine karşı şiddet kullanımını haklı gören bir iradeyle öfkesini açıkça belirtmektedir. Ona göre tehdit sadece radikal İslamcılık değil, genel olarak bütün müslümanlardır.

Harris’e göre ‘pek çok Müslüman gözlerine kadar 14. yy’ın kanlı barbarlığında dikilmektedir....şu anki olayların herhangibir dürüst tanığı medeni ülkelerin zorladığı demokrasi ve her türlü aksaklıkla Müslümanların ve daha doğrusu Müslüman hükümetlerin gerçekleştirdiği savaş yanlısı şiddet arasında hiç bir denklik olmadığını farkedecektir. İslam’ın bu olumsuz tasviri Harris’in düşünceler savaşı uğruna kan dökmemiz gerektiği ve işkencenin sadece serbest değil aynı zamanda ‘gerekli’ olması gerektiği çıkarımına yol açmaktadır.

‘Vicdanlarımızın önemsiz bir kaç zarardan dolayı bizi felç etmesine müsade edemeyiz çünkü düşmanlarımızın bu türden bir vicdanı yok. ilk önce çocukları öldürün diye bir savaş yaklaşımı var ve biz onların şiddeti ile kendimizinki arasındaki farkı kendi zararımıza görmezden geliyoruz. Dünyadaki silah gelişmeleri düşünüldüğünde kılıçlarla savaş yağamayız. Gelecekteki pek çok yılda çeşitli savaş zaiyatlarının olması kaçınılmazdır.

Bu yeni akımı gerçkte olduğu gibi anlamalı ve yaratıcı aklın korunuculuğuna soyunan kurnaz söylemine kanmamalıyız. Modern batı toplumları hoşgörüyü teşvik etmektedir ve doğru ya da yanlış herhangibir inancın ve savunucularının ilahkını sınırlamıştır. Her türlü dini fanatiklikten korkmamız gerekirken aynı şekilde seküler fanatiklikten de korkmalıyız ki bu fanatik sekülerlik entellektüel sınıfları yakalamış durumdadır ve neden olacağı tahribattan dolayı eşit şekilde göz ardı edilmemelidir.